Bir Kahvehane, Bir Anı, Bir Ölüm
1996 yılının Haziran ayıydı. Uzun süren bir ayrılığın ardından Ankara’ya dönüşüm birkaç ayı bulmuştu. O gün öğleden sonra geldim gelesi daha bizim kahvehaneye hiç uğramadığımı fark ettim. Caminin sokağından yürüyerek gençliğimizde günlerimizin önemli bir kısmını geçirdiğimiz iki katlı, bahçeli, müstakil binaya doğru yaklaşırken, sokakta tam kahvehanenin önüne park edilmiş afili kırmızı spor araba dikkatimi çekti. Bahçenin bana yakın köşesinde duran masanın etrafına da epeyce kalabalık bir grup oturmuş, diğer masalarda oturanlarda yüzlerini o tarafa dönmüşlerdi. Bahçeye giren iki basamaklı küçük merdivenden inerken aynı kalabalığın içinde oturan garson Latif tarafından fark edildim ilk.
- Ooo bakın kimler gelmiş. Sonra arkasından kahvehanenin sahibi Zeki Bey gördü beni.
- Bu gün kaçakların ziyaret günü anlaşılan. Dedi, beni karşılamak için ayağa kalkarken.
Bu arada lafı tekrar aldı Garson Latif masadakilerin gülümseyen bakışları arasında.
- Nerdesin lan gominist? Her zaman ki gibi ağzındaki çürük ve kırık dişleri göstermek istercesine sırıtıyordu.
- Hadi lan. Diyerek gülümsedim ve Latif’i özellikle sona bırakıp masadaki herkesle tokalaştım. Mekanın bütün ağır topları masadaydı. Ümit Ağabey, Hacı Ağabey, Aydın, Cücü, Sarı Orhan, Gazi, Buhari, eski Pol-Der’li Kadir Ağabey, Sucu Mehmet, Selçuk bir de Futbolcu Tarık. Hani şu Fenerli Tarık, ki Zeki Bey’in bahsettiği kaçaklardan biri de oydu sanırım. Gençlerbirliği’nden Fenerbahçe’ye rekor bir ücret ve bonservis parasıyla transfer olan yetenekli futbolcu Tarık. Cavcav ne para kazanmıştı bu çocuktan. Onu görünce kapıdaki spor arabanın da sebebini anlamış oldum. Selam sabahtan ve bana yöneltilen üç beş basit sorgu sualden sonra masa ben gelmeden önceki muhabbetine geri döndü. Zaten benden çok daha önemli bir adam vardı masada. Bu arada gidip ocaktan kendime bir çay alıp oturdum ben de diğerlerinin yanına. Etrafıma baktım, diğer masalara kahvehanenin gençleri oturmuş hayran hayran Tarık Ağabeylerine bakıyorlardı. Bir tek emekliler istiflerini bozmamış, içerde ki masalarda toplasan dört çayı geçmeyecek hesabı olan okey partileri döndürüyorlar, arada bir de Ümit Ağabey’in bizim masadan yükselen gevrek kahkahalarına gülümsüyorlardı. Bu adam güldümü bütün kahve gülerdi. Hayatımda onun kadar içten, onun kadar sevimli gülebilen birisini daha görmedim. Güldüğü şey komik olmasa da onun kahkahaları etraftaki insanları hep gülümsetmiştir.
Yaz artık kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Yan bahçedeki dut ağacının üzerimize düşen gölgesine rağmen, sıcağın bedenlerimizde yarattığı uyuşukluk yayılarak oturuşlarımızdan, bacaklarımızı uzatıp, kendimizi yatarcasına geriye doğru yaslayışımızdan anlaşılıyordu. Biz bu rehavet içinde otururken dut ağacının masanın üzerine sarkan dalından, arada bir kuşların didiklediği dutların, teneke yüzeyinin üzeri ince sünger kaplı, yeşil çuha örtülü masaya, tok bir ses çıkararak düşmesi bazen boş bulunup irkilmemize sebep oluyor, ancak dutların bazılarının tepemize düşebilecek olması ihtimali bile üzerimizdeki uyuşukluktan sıyrılmamızı sağlamıyordu.
Masada ki muhabbet malumunuz Tarık üzerine kuruluydu. Bir zamanlar bizim gibi kahvehanenin gediklilerinden olması sebebiyle fazla samimiyetimiz olmasa da tanışırdım kendisiyle. Hatta eskiden birkaç defa aynı masada oyun oynadığımız da olmuştur. Bir iki yaş küçüktü bizim tayfadan, aynı okullarda okumamıştık ama onunla beraber okuyan ortak tanıdıklarımız çoktu. Yıllar önce onunla lise takımında beraber top oynayan bir arkadaşımız kehanet etmişti bize bu çocuğun ilerde fenerde oynayacağını. O zamanlar pek ciddiye almamıştık tabi. Neyse işte, sezon bitince hala Ankara’da oturan ailesinin yanına gelmiş. Bu gün de gelmişken kahveyi bir ziyaret edeyim demiş.
- Çayları tazele Latif. Dedi Zeki Bey. Ne de olsa önemli bir misafir vardı bu gün, mekan sahibi olarak biraz bonkör davranması normaldi tabi.
Az sonra Latif çayları yüklenmiş masaya yaklaşırken lafı vurdu Tarığa.
- Şimdi bir dakika, sen şimdi cimboma niye gol attın. Hayvan, bunca yıllık Latif Ağabey’inin tuttuğu takıma gol atmaya utanmıyor musun?
Diğer masalarda oturan gençler de bizimle beraber güldüler bu sözlere. Gerçi Tarık biraz bozuldu ve duymamazlıktan geldi söylenenleri. Bizden değil de diğer masalarda oturan gençlerin böyle bir muhabbeti duymasından rahatsız olmuştu sanırım. Kendisinden biraz evvel imza isteyen çocukların yanında hayvan diye anılmak pek hoş bir durum değildi tabi onun için. Ancak Latif gibi biriyle dostluğunuz varsa her an olabileceklere hazır olmanız gerekir. Sadece onunla ya da bizlerle değil hiç aklınıza gelmeyecek kelli felli adamlarla bile bu şekilde konuşabiliyordu bu adam. Sıhhıyede ki büyük adliye sarayı açılmadan önce Yenimahalle Adliyesi bizim kahvehanenin çok yakınındaydı. Latif’in, öğle tatillerinde oyun oynamaya gelen yaşlı başlı hakimlerle bile bu tür muhabbetlere girdiğini hatırlıyorum. Eskiden ne çok takılırdık ona. Seksen öncesinde bir akşam Şentepe’ye çıkarken Latif’in beşinci durak civarında çalıştığını bilen bir grup sağcı çevirip dövmüş bunu. O zamanlar 5. Durak solcuların bölgesi tabi. Latif Ağabey faşistler seni nasıl dövdü, bir anlatsana. Deyip, yalvar yakar anlattırır, o anlatırken biz gülmekten yerlere yatardık. Yediği dayağı öyle eğlenceli anlatırdı ki, kendi de dahil bütün kahvehane gülerdi o sopa yeme hikayesine. Neyse efendim, biz tekrar masamıza dönelim.
Masada bir futbolcu olunca mevzu transferden başlar, kamp anılarına kadar gider. Zaten öyle de oldu. O anlatıyordu, biz futbol delileri de ağzımız açık dinliyorduk. Kamp anıları, yurt dışı seyahatleri, komik antrenman hikayeleri derken laf döndü dolaştı o seneki meşhur Trabzonspor-Fenerbahçe maçına geldi dayandı. Hani şu Trabzonspor’un 1-0 öndeyken 60 da Oğuz, 83. dakikada Aykut’un golleriyle 2-1 mağlup olduğu maç. Hani alınan mağlubiyet yüzünden Trabzonspor’un şampiyonluktan olmasına ve yıllarca kendini toparlayamamasına sebep olan maç. Yahu hani şu maçtan sonra Aykut’un ‘’kendi galibiyetimize seviniyorum ama Trabzonsporlu futbolcu arkadaşlarım için üzülüyorum’’ diyerek futbol dünyasının nankörlüğüne sitem eden hatta bazılarına göre Fenerbahçe’den de ayrı düşürülmesine sebep olan açıklamayı yaptığı maç canım. Hani belki hatırlayanlarımız çıkacaktır, daha çocuk yaştaki bir Trabzonspor taraftarının 90 dakikanın sonunda kendini asarak canına kıymasına sebep olan maç yok mu? İşte o maç! Aynen şöyle anlatıyordu o maçı Tarık.
-Abi ikinci yarı 1-1 beraberliği yakalamışız ama bir Trabzon var sahada, nasıl dayanıyoruz ben de bilmiyorum. Adamlar fırtına gibi geliyorlar. Rüştü inanılmaz toplar çıkarıyor. Son bölümlere geliyoruz, galip gelmek şöyle dursun biz gol yememeye çalışıyoruz. İşin ilginci beraberlikte onlar için avantajlı bir skor aslında, ama inat etti adamlar illa yenecekler.
Sözüne devam edecekti ki, Cücü inceden sırıtarak soktu araya lafı.
-Eee laz oğlum bunlar, onlardaki inat katır inadı.
Ankara’da büyümüştü ama karadeniz kökenliydi Tarık ve üstelik de lazdı. Cücü de biliyordu bunu, özellikle söylemiş, hafiften kızdırmak istemişti onu. Aslında başardı da, hem Cücü’nün göndermesine hem de sözünün kesilmesine çok bozulan Tarık, tam ağzını açıp eski arkadaşına okkalı bir küfür sallayacaktı ki hayran hayran kendisine bakan çocuklarla göz göze geldi ve sustu. Bir derin nefes aldı, sandalyesini masaya biraz daha yaklaştırıp çayından koca bir yudum çekti ve devam etti.
. Son on dakikaya girmişiz, nasıl olduysa Erol bir top götürüyor ileri Aykut Ağabey’e bir pas, bir vuruş ve gol. İnanılmaz bir şekilde maçı alıyoruz, iki hafta sonra da şampiyon oluyoruz. Adamlar o kadar hırs yapmışlar ki gözleri saldırmaktan, galip gelmekten başka bir şey görmüyor. Halbuki bırak 1-0’ı 1-1’ken dahi oyunu rölantiye alıp tempoyu düşürseler istediklerini alacaklar sonra da güle oynaya şampiyon olacaklar. Tam bu noktada gülüyor Tarık, hani birini bir oyunda kandırırsınızda sonra dalga geçersiniz ya haince, işte o da öyle gülüyor ve sözünü tamamlıyor. Bizim zaten o saatten sonra üzerlerine gitmeye çokta halimiz kalmamıştı. Ama işte demek ki bize nasipmiş şampiyonluk.
İşte böyle anlatmıştı o gün futbol tarihinin unutulmazları arasına giren, uzun yıllar konuşulan bu dramatik maçı Tarık. Benim de bu düzeyde bir futbolcunun ağzından canlı dinlediğim nadir bir hikayeydi bu. Sonradan çok düşündüm ne kadar rahat, ne kadar kolay anlatmıştı şampiyonluk maçını bize Tarık ve bizler güle eğlene hatta sandalyelerimizde kaykıla kaykıla nasılda dinlemiştik. Oysa ki gencecik bir insan kendi hayatından daha önemli olduğunu düşünmüştü bu maçın sonucunun. Bütün ömründen, ileride ailesine yaşatacağı mutluluklardan, yaşayacağı dostluklardan, arkadaşlıklardan, aşklardan vazgeçmişti. Belki de göreceği daha farklı hüzünlerden, yaşaması gereken başka hayal kırıklıklarından… Kısacası yaşanacak onca şeyi bir kenara bırakmış, geçirivermişti ilmeği körpecik boynuna. Bütün bunlardan daha önemli olabilir miydi henüz 12 yaşındaki bir çocuk için bu maçın sonucu?
Yöneticiler hemen cenazeye koştular aileye başsağlığı dilemeye, taraftarlar tabutunun üzerine bordo mavi Trabzonspor bayrağı serdiler, medya timsah göz yaşları döktü bir süre… Sonra? Sonrası, koca bir hiç. Yöneticiler yine başarısızlıklarının sorumlusu olarak hakemleri, federasyonu hatta rakipleri gösterdi, medya yine maçlardan günlerce önce savaş çığırtkanlıklarına devam etti. Bu ortamda taraftarlar da kendi takımlarını diğerlerinden üstün görmeyi, hayatlarındaki eksikliklerin yerine takımlarını koymayı, bir gün takımlarının da yenilebileceği gerçeğine gözlerini kapamayı sürdürdüler. Kısacası 12 yaşındaki bir çocuğun uğruna en büyük bedeli ödediği futbol sevgisi, daha çok reyting ve daha çok kazanç isteyen birilerinin elinde oyuncak olmaya devam etti.
Bu oyun bu kadar acımasız mıydı? Yoksa gerçekten Bill Shankly’nin söylediği rivayet olunan, futbolun bir ölüm kalım meselesinden daha önemli olduğunu içeren cümlede doğruluk payı var mıydı? Oysa Tarık o maçı bize anlatırken hiç de öyle bir ölüm kalım mücadelesini anlatır gibi anlatmamıştı. Hatta eğlenceli ve komik bir hikayeyi anlatır gibi, sanki askerlik anılarını anlatan bir insanın tavırları ve rahatlığıyla anlatmıştı. Tamam şampiyon olmuş bir takımın üyesi olmanın getirdiği haklı bir gurur sinmişti üzerine ama o maç kazanılmamış olup şampiyonluk elden gitmiş olsa da çok umursamayacakmış gibi bir havası vardı sanki. Yani açıkçası şampiyon olmayı pek de önemser gibi durmuyordu ya da bilemiyorum belki de ben öyle algılamıştım.
Yok, olmamalıydı… Bu kadar önemli olamazdı hiçbir maç. Hiçbir spor karşılaşmasının, hiçbir oyunun insan hayatıyla kıyaslanabilecek olması insanoğlunun aklına dahi gelmemeliydi. Bill Shankly büyük bir spor adamı olabilir, belki de bu sözü düşündüğümüz düz anlamı için değil de Ada’da bu oyuna verilen değeri göstermek için söylemiştir. Ama ben yine de onun bu sözüne karşılık o maçın ikinci golünü atan Aykut Kocaman’ın daha sonra başka bir yerlerde okuduğum ‘’hiçbir şampiyonluk bir insanın yaşamından daha önemli olamaz’’ sözünü yeğ tutmuşumdur her zaman.
Ve ne zaman takım tutma konusunu abarttığımı, fanatizme kaydığımı fark etsem 12 yaşında kendini asan bir çocuğun hayalini getiririm gözlerimin önüne ve çeki düzen veririm kendime 12 yaşındaki çocuklara kötü örnek olmamak adına.
Tekrar kahvehanede kaldığımız yere dönersek. O maçla ilgili anlattıkları da bittikten az sonra herkesle vedalaşıp, arabasına bindi ve gitti Tarık. Daha sonra o da tutunamadı Fener’de ama onun gidişi Aykut’un gidişinden farklı nedenlerden oldu tabi. Doğuştan gelen üstün bir yeteneği vardı ama bildiğim kadarıyla kendine pek de iyi bakmazdı. Eğlenceye ve gece hayatına düşkün olan birçok yıldız oyuncu gibi İstanbul onun da başını yaktı. Hatırladığım kadarıyla 1.Ligde bir süre Anadolu kulüplerinde yer bulabildi kendine. Daha sonra oralarda da tutunamadı daha aşağı liglerde kayboldu gitti. Sanırım artık futbolu bırakmıştır. Dünya bu, hepimiz zamanlı ya da zamansız bir gün bir şeyleri bırakmak zorunda kalıyoruz.
Aradan yıllar geçti, kahvehanenin yeriyle beraber birçok müdavimi de değişti. Nadir de olsa uğrayıp hala garsonluğa devam eden Latif’in getirdiği çaydan içiyor ve eski günleri yad ediyorum bazen.